Ne Yenir? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ne Yenir? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2012 Cumartesi

Gaziantep'le Tanışma !





Gaziantep’le tanışmamın bir özetidir bu aslında. Yıllardır ötelenmiş bir Doğu’ya yolculuğun deneyim paylaşımı. Henüz tanıştık Antep’le. Denk geldi, iyi ki de oldu. Şirketim Panasonic’in çevre bilinci oluşturmak için 7-11 yaşındaki çocukları dahil ettiği sosyal sorumluluk projesi, öğrenim programı olan Okulumuz Yeşil !’i Gaziantep çocuklarıyla buluşturmak için Gaziantep’le günübirlik tanıştım. Tanıştım diyorum, ilişkileri iyi tutmak, samimiyeti artırmak lazım, devamı da gelmelidir !

Şehre Dair:
Aralık ayına inat, pırıl pırıl karşıladı bizi Antep. Oldukça da sıcaktı. Uçaktan inerken, adeta sanat eseri gibiydi, tarlalardaki görüntü, öyle güzel ekilmişler ki. Toprak renginin hemen her tonu, yeşilin koyu tonlarıyla buluşmuştu. Havalimanından, şehir içine ulaşımı havaalanı servisleriyle yapmak mümkün. Yaklaşık yarım saat sürüyor. Çok dağlık bir bölge olmadığı için de pek yokuşlu olmayan, geniş, düz bir şehir, Antep. Şehir içinde ferah ferah kullanmışlar alanları. Geniş meydanlar, parklar görüyorsunuz. Bulvar hissiyatı oluşuyor, insanda. Hemen dikkatimizi çekti, peyzajdaki incelikler. Tramway yollarına yeşil halı döşenmiş, yanlardaki yeşillik alanlarla uyumlu olsun diye, olsa gerek. Göze hitap eden bir şehir.

İnsanlarına Dair:
İnsanları ise, tanışıklığımız süresince öyle güleryüzlü, öyle yardımcılardı ki. İtiraf ediyorum, bu kez şehirde görülecekler, gezilecekler dersime çalışmamıştım gitmeden. Ancak gerek bile kalmadı. Daha şehre inerken, yolculardan Canan Hanım, kahvaltı için bizi “Orkide”ye yönlendirdi.

Kahvaltıyı Nerede Yapmalı ?
Gaziantep’in en eski pastanesiymiş, 1967’de kurulmuş. Bakmayın bu kadar ‘tarihi’ olduğuna. Oldukça modern görünümlü bir yer. Ama uçakta gördüğümüz bir çok yüzle burada tekrar karşılaşmamız, epey doğru bir adreste olduğumuzu bize tekrar kanıtladı. İki kişiyseniz, Köy Kahvaltısı alın, ancak tek kişilik alın, derim. Elbette Katmer’i de yanına iliştirin. Hani derler ya, güne nasıl başlarsan öyle gider. İşte böyle bir kahvaltı, tüm günümüzü ihya etti, denebilir ! Yediklerimizin yanısıra, hizmet ile de karnımız doydu adeta. Servis oldukça güleryüzlüydü. Katmer’le ilk buluşmamız olduğundan epey de şaşkındık. Garsonumuz, hemen soğuk süt ikram etti yanına, “böyle deneyin bir de, pişman olmayacaksınız” diyerek. Zamanımız dar olmasına rağmen de ısrarına dayanamayıp, “kahvesini” de içtik. Sunum öyle güzeldi ki, meşhur bakır tepsisinde ve oldukça zarif bir arajmanla sunulan kahvelerimizle sonlandırdık Orkide deneyimimizi.

Nereler Gezilmeli ?
“Görülecekler” listesinde bir çok yeri peşpeşe görmek mümkün Antep’te. Bizim bu sınırlı deneyimimizde, listemizin başında, Zincirli Bedesten, Bakırcılar Çarşısı, Tütüncüler Hanı, Tahmis Kahvesi vardı.

Zincirli Bedesten, miniyatür bir Kapalı Çarşı’ydı. Bakırcılar Çarşısı’nda Bakır üstadlarının, el emeklerini yaparken gözlemlemek, Kalaycıları izlemek en büyük keyifti. Bu arada Kasım Abi’nin dükkanından bahsetmeden geçemeyeceğim. Kasım Kaygın’ın Kutnu Kumaş dükkanı burası, Bakırcılar Çarşısı’nda ancak o artık ilk on dakika sonrasında Kasım Abi’miz olmuştu. 
Kutnu, Gaziantep’e özgü bir dokuma kumaş, ipekli bir dokuma ve oldukça özel bir el emeğinin ürünü. Her bir desen ise başka bir hikaye ve başka bir hikaye anlatıyor. Üstelik İstanbul’da ünlü modacılar, ünlü isimler bu kumaşları çoktan keşfetmiş, kullanıyor. Bakırcılar Çarşısı’nda esnaf dostluklarını gözlemlemek de pek keyifliydi. Kasım Abi de dükkanın kapısını kilitlemeyenlerden, dükkandan çıkarken gündüzleri. Herkes pek bir muhabbetli. Sağolsun, Zahter de ikram etti bize. Zahter, bir başka Gaziantep’e özgülük. Yabani Kekik çayı. Mis gibi ve oldukça sağlıklı. Kahvaltı da yenen Zahter de var ki, o toz olarak konuyor sofraya. Zeytinyağı eşliğinde ekmekle yeniyormuş. Biz deneyimleyemedik ama aklınızda olsun, siz eksik kalmayın ! 
Kasım Abi ikramlarıyla da kalmadı, bize hemen uğrayabileceğimiz, kısa bir gezi planı da yaptı. “Beğenmezseniz, arayıp bana söyleniyorsunuz” dedi gayet samimiyetle J
Oradan Tütüncü Hanı’na uğradık. Zaten Antep hanlarıyla meşhur. Hana girince hemen karşımıza çıkan Mağara Cafe’ye de girdik. Adı üzerinde Mağara’dan dönüşen bir yer burası, oldukça farklı ve etkileyici bir dokuydu. Kokusu bile başka. Turistik bir ziyaretti bizimkisi, fotograf çekip, çıktık. Çünkü hedefimiz, Antep’in meşhur kahvesi Menengiç’i, yine en eski kahvesi olan Tahmis Kahvesi’nde içmekti. Bu arada yol üzerinde “Yemen” Baharatçısına uğrayıp, çay için Zahter aldık. Kahvaltılık Zahter’e cesaret edemedik. Aklımız Nar ekşilerinde de kaldı, uçak yolculuğumuz ve sıvı kısıtlamamızı düşünerek.
Oradan meşhur Gaziantep Menengiç Kahvesi’ni deneyimlemek için şehrin en eski kahvesine, Tahmis Kahvesi’ne uğradık. Menengiç Kahvesi, sütlü ve zaten “kahveniz nasıl olsun?” sorusunun hükmü yok. Orta içiyorsunuz, usulen. Kahve, baharat tadını geçiriyor size. Girergirmez, büyülüyor doku sizi, ardından kahve kokusu ve kahveyi öyle güzel servis ediyorlar ki, yanında kavrulmuş kuruyemişi ile. Tam manasıyla, 40 yıl hatırı kalacak bir deneyim oluyor.
Bakırcılara giderken meşhur İmam Çağdaş’ı da görüyorsunuz, tatlıcı, kebapçı. Ancak farklı farklı kimden görüş aldıysak, tavsiye etmediler burayı. Ünlü ama artık fabrikasyon olduğundan bahsettiler. Hatta taksicilerimizden birinin yorumu “100 usta ile 10 ustanın işi bir olur mu !”ydu. Bu nedenle tek bir alanda ve işinin ustası olanları tavsiye ettiler. Bunlardan en önemlisi Halil Usta. Et yemek istiyorsanız, gitmeniz gereken. Zeugma Müzesi’nin arkasında kalıyor yeri. Zaman darlığından, açlığımızı bastırıp önce Zeugma Müzesi’nin yolunu tuttuk biz. Burası şehir merkezinden biraz uzak kalıyor. İpek Yolu üzerinde. Müzenin önündeki ‘Deve Kervanı’ bundan ileri geliyor. Yüzünüzü Zeugma Müzesi’ne döndüğünüzde ise tam bir huşu anı. Dış görünümü ile bile oldukça etkileyici. Devasa bir yapı. Müzekart nimetinden yararlanıp, girdiğinizde ise ikinci bir huşu anı sizi bekliyor.


Zeugma’ya Dair:
Müze gezmeyi pek severim, üstelik iyi kurgulanmış, akıllı bir müze de olursa, değmeyin keyfime. Gezi yönü okları, açıklama alanları, akıllı ekranlarla, gri-mavi duvarlarıyla, ‘en sevdiğim müzeler’ listemde ilk sıraları zorlayacak bir müze Zeugma. Dünyanın en büyük mozaik müzesi. ‘Tesadüflerle’ ortaya çıkmış bir çok mozaik sergileniyor burada. Eski Zeugma kentindeki villalardan çıkan adeta müthiş mozaikleri görüyorsunuz burada. Havuzlar, giriş kapısı mozaikleri, halı yerine kullanılan bir çok eser. Alan  epey geniş kullanılmış, adeta şehirde gezdiğini hissediyor insan. Ve Çingene Kızı mozaiği. Bu mozaik yapılma tekniği nedeniyle oldukça önemli ve kazılar zamanında‘farkedilip’ çalınmadığından oldukça da büyük şans bizim için. Bu mozaik, üst katta yer alıyor. Simsiyah bir koridordan içeri giriyorsunuz. Oldukça gizemli bir alan. Simsiyah bir odaya giriyorsunuz, muhakkak yanınızada bir güvenlik görevlisi oluyor. Ve işte orada ! Her yer karanlık, Çingene Kızı ise ışıldıyor adeta. Devasa bir mozaik değil ama etkisi böyle oluyor. Gözlerdeki derinlik, saçlardaki kıvrımlar. ‘Üç çeyrek bakış’ denen bir teknikle yapılmış. Bu tekniği anımsamak için Mona Lisa demem yeterli herhalde. Gaziantep’in sembolü bu mozaik. Baktığınız bir çok yerde gözünüze ilişiyor şehirde gezerken.
Zeugma’ya açlığımızı bastırıp girmiştik. Bu bize Halil Usta’ya yetişememeye mal oldu.
 
Nerede Yemeli ?
Halil Usta, esnaf lokantası olduğundan akşamüstüne kalmıyormuş. Müze görevlilerinden öğrendik. Onlar bizi Mehmet Usta’ya, yani Halil Usta’nın kardeşine yönlendirdiler. Kart yazdılar hatta, Zeugma’dan geldiğimize dair. Mehmet Usta’nın dükkanı merkezde. Kartı uzatınca zaten adeta büyülü bir dünyaya girmiş gibi olduk. Mehmet Usta’da buyur etti bizi. Öyle güzel ağırlandık ki. “ekmek yemeyin” diye uyarı aldık, zira hemen herşeyi tadacaktık. Et yememişim bugüne kadar, dedirten lezzetler geldi önümüze. Hepsi küçükbaşmış. Büyükbaş Antep’te kullanılmazmış, neredeyse. Eti öyle iyi biliyorlar ki, öyle de güzel anlatıyorlar ki, ne yediğinizi biliyorsunuz, hissetmenin dışında.
Önden ‘kaşık salata’ geldi, kaşıkla yenmesi gereken salata. Sosu, nar ekşili, acılıydı. İçmek lazım suyunu. Şişle beraber, ‘simit kebabı’ geldi. Bu arada bunların yanında, pilav, patates yok. Gerek yok, ete saygısızlık yapmaya, Hakk’ını vermeli. Simit Kebabı, bulgurla yoğruluyormuş. Baharatlı bir kebap. Devamında Küşleme geldi. Kolay bulunmayan, özel bir et. Küşlemeyi bir de baharatlı getirdiler. Et, pişirmek de bir sanat, bunu daha iyi anladım. Suyunu, lezzetini ayarlamak lazım. Üstadlar anlatarak yedirdiler bize. Kapanışta Tike ikram ettiler. Pirzolanın kemiksiz tarafı. Leziz desem dahi yetmeyecek Hakk’ıyla anlatmaya.
Uyarıya uyup, çok pide yemediğimizden, tam kararındaydı. Üzerine Havuç dilim baklava da ikram ettiler. Ayıntap’tan. Biz baklavamızı Koçak’tan aldık. Bu isimler epey ünlü Gaziantep’te, yine İmam Çağdaş ile karşılaştırıldığında, epey öne çıkıyor bu isimler. Aslında İmam Çağdaş, birçoklarının ustasıymış. Bu bilgiye, ‘boynuz kulağı geçer” sözü de mütemadiyen ekleniyor.


Gaziantep’ten epey güzellikle ayrılıyoruz. Çok kısa zaman da olsa. Tadı damağımızda kalacak şekilde yaşayabildik bir çok şeyi. Tüm anlatım boyunca B'iz derken, yanımda ajansımız Marjinal Porter Novelli'den güzel iş arkadaşlığının yanısıra yol dostluğunu da deneyimleyebildiğim, Nazlı vardı. İyi ki de vardı ! 

Gezimizde eksik kalan, Kır Kahvesi, Gaziantep Evleri, Konakları, bir sonraki gezi için not düşüldü. Samimiyet, hoşsohbet insanlarla yaşanan paylaşımlar ise anılarda en değerli yerlerini edindiler. Nerede Kalınmalı? başlığının da eklendiği bir gezi daha olacak belli ki..

Tanıştık, dostluğumuz daim olsun..

                                               

2 Eylül 2012 Pazar

Zaman'sız ADA: Bozcaada




“Tanrı, insanlar uzun ömürlü olsunlar diye Bozcaada’yı yaratmış.”       

                                                                                                                        Heredot


Bozcaada’daki tezgahlardan birinde Heredot’un bu sözünün yazılı olduğu magneti görene kadar duymamışım bu sözü ki aslında daha önce duysam da Ada’ya gitmeden, anlamazmışım. Bozcaada (Tenedos), ne kadar kalırsanız kalın; ister bir haftasonu, ister tüm yaz sezonu, sahiden insanın ömrüne ömür katabilecek bir yer, her şeyden önce zaman burada yavaş akıyor. Telaşa gerek duymadan, güzel bir uyku çekip, güne başlayabiliyor, rahat rahat kahvaltınızı dilediğiniz zenginlikte edebiliyor, denize dilediğiniz saatte gidebiliyorsunuz. Sonrasında uzun ve ‘yavaş’ bir akşam yemeği ile akşamınızı geceye bağlayabiliyorsunuz. Saate ihtiyacınız yok Bozcaada’da. Ada’nın olmazsa olmaz ve belki de dakikaların önem arzettiği tek etkinliği, ‘güneşi batırmak’ ki bunun için de güneşin size zamanı söylemesi yeterli olacaktır.
Tüm detayları ve gözlemleri, ‘nasıl ?’ ve ‘nerede ?’lerle anlatmak için en baştan almak daha doğru olacak ve taze bir ‘ilk’ deneyimleme üzerine, pratik bilgiler okuyabileceksiniz. Bununla beraber, eklemekte fayda var, benim Bozcaadam’ı bulacaksınız satırlarda. Zira 40 km2’den taşacak ‘kişiye özel’ deneyimler sunacak bir yer burası. Aynı denize girseniz, aynı güneşi batırsanız, aynı şarabı tatsanız da size kattığı ömür farklı olacaktır.

Nasıl Gidilir ?

Öncelikle "Nasıl Gidilir ?”le başlamakta fayda var. Benim Ada’ya bu kadar ‘geç kalmamın belki de en öncelikli sebeplerinden biri, “Bozcaada uzak !”, “Çanakkale’den sonra epey bir yol !” ve hatta “ancak arabayla gidilebilecek bir yer” gibi tembel işi söylemlerin aslını araştırmamaktır. Neyse ki bireysel tembelliğimin gafletinden kurtulup, çok rahat bir şekilde, üstelik kendi aracımın olmasına gerek duymadan nasıl da kolaylıkla Ada’ya gidilebileceğini deneyimledim.Hatta, ilk gideceklere ve özellikle iki-üç kişilik tatil planları yapanlara naçizane “arabayla gitmeyin” demek de isterim. Ada zaten oldukça küçük ve kolay ulaşım imkanları sunuyor. Bu nedenle ‘zamanı hızlandırma’ çabasına girip, üstelik ‘şehirden kaçarken’, Ada’dan küçük bir metropol yaratmaya da gerek olmasa gerek. İstanbul’dan Kamil Koç, Truva, Metro gibi turizm şirketlerinden Geyikli’ye, giden araçlar var. Bu araçlar akşam bindiğinizde, sizi ertesi sabah Geyikli İskele’den kalkan ilk feribota yetiştiriyorlar.Direkt iskelede iniyorsunuz, arada başka bir araca gerek duymuyorsunuz. Yaz dönemlerinde yoğunluğa göre feribot kalktığından, saat hesabını da sizin yapmanıza gerek kalmıyor. Boşuna demiyorum, “saate sahiden gerek yok” diye. Alternatif olarak, Çanakkale’den Gestaş Deniz Otobüsü seferleriyle de Ada’ya ulaşmak mümkün.
Otobüs yolculuğu mahmurluğundan sizi sıyıran, İskele’de ‘tazecik simit’ satan amcanın sesi oluyor. ‘Ada’da güzel bir kahvaltı ederiz’ düşünceniz, ‘önce bir simitle açlığımızı bastıralım’a dönüşüveriyor hızlıca. Feribot ücreti, yayalara, kişi başı 6 TL. Bizim köprü mantığı gibi işlediğinden, Ada’dan dönüşte zaten tekrar bir ödeme yapmıyorsunuz. Simitcik de 1 TL’ydi, onu da ekleyelim de yaklaşık bir bütçemizi görelim. Tabii ömrünüze ömür kattığı düşünülürse, bunlar epey küçük hesaplar kalıyor ya, neyse devam edelim.


                            


                                                                              İlk Görüş

Bozcaada’ya yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk sonrası ulaşıyorsunuz. Yeşil’den çok çorak tepelerle karşılaşıyorsunuz ilk bakışta, elbette biraz şaşırıyor insan, ‘üzüm dediler, bağ dediler, neredeler ?’ diye düşünüyorsunuz. İskele’den indiğinizde hemen sağ tarafınızda Bozcaada kalesi var. Sol tarafınızda ise, Liman. Bir balıkçı kasabasındasınız. İlk intiba bu. 


Feribottan inen kitleyi takip etmek yolunuzu bulmanız için yeterli. Yolun devamında sağınızda kalan Polis Bürosu, aşayişinizden çok minibüs durağının yerini hatırlamanız için önem taşıyor, devamındaki meydan ve karşınızda Ziraat Bankası adeta pusulanız oluyor. 
   Banka’nın arkası da zaten meşhur “Çınaraltı”. İlçenin ileri gelenleri değil ama belki de ilk gelenlerinin kendilerini ilk attığı yer burası. Ama yine deneyimle görüşmüştür ki, kahvaltı yerine, damla sakızlı kahve 
için buraya uğrayın. Hele ‘kahvaltı tabağı’na hiç girmeyin. Çınaraltı da bir diğer pusula unsurlarından, Rum Mahallesi’nin göbeğinde kalıyor ve Ada’nın tek eczanesi burada bulunuyor. Yine yakınlarda iki ‘esnaf lokantası’ tadında mekan var, ki bu detaylara “Ne Yenir?” kısmında değinmek daha doğru olacaktır, devam edelim. Buradan sonrasında 
Ada’yı daha detaylı keşfetmek size kalıyor. Çınaraltı’na giderken solunuzda Bankamatiklerin Köşesi’nden devam ettiğinizde Ada Panayırı tadında, tezgahları görüyorsunuz. Hediyelik eşyadan, reçel, üzüm, baharata kadar her tür ‘Ada’ya özgü’ karşınıza çıkıyor. Bankamatik demişken, Garanti, İş Bankası ve Akbank ATM’leri dışında ATM bulunmuyor. Tezgahların arkasında kalan bir başka yeşil alan Asmaaltı. Akşam yemeği sonrası İzmir Lokma’nızı bu yolun sonundaki lokmacıdan alıp, eşliğinde burada çay içmeniz tavsiye olunur.
                                      


                                                                                       Nerede Kalınır?

Burası için sadece bir kaç notum olacak, ötesi ‘renkler, zevkler ve bütçeler tartışılmaz’ olduğundan çok da kaydedeğer olmayacaktır. Resmi tatil ve Bağ Bozumu gibi takvimde işaretlenmiş dönemlerde muhakkak planınızdan önce ve hatta mümkünse 1 ay önce yerinizi ayırtmakta fayda var. Aksi halde, hele de festival dönemi açıkta kalmanız çok da sürpriz değil. Bununla beraber, Ada’da konaklama yapılacak yerden bol bir şey yok, kimi ‘evden bozma’ kimi ‘evden restore edilme’. Bu nedenle naçizane tavsiyem, hijyen ve biraz da estetik kriterleriniz arasındaysa, hizmet sektöründen anlayan ve kapısında otel, pansiyon yazan yerleri tercih etmeniz. Rum Mahallesi, Türk Mahallesi lokasyon olarak birbirlerine çok yakın olduklarından ve merkezde sayıldıklarından çok önemli bir kriter olmayabilir. Tercihiniz, merkez dışı olacaksa ki bu bağ ya da çiftlik evleri tercih edebilirsiniz demek oluyor, bunun için de alternatifler mevcut. Bunları tercih ediyorsanız, zaten adaya ilk kez gelmiyor ve arabanızla geliyorsunuz diye düşünüyorum. Merkezdeki otel fiyatlarına gelirsek, alternatifler elbette çok olunca fiyatlar da çeşitlilik gösteriyor ama sezonda ortalaması, geceliği kişi başı 50-60 TL arasında oluyor. Genelde kahvaltı dahil hizmet veriliyor, kahvaltılar da tam Ada reçelleriyle renklendirilmiş ‘ev kahvaltısı' oluyor. Gece ve kişi sayınıza göre ve elbette takvimde işaretli şu çok yoğun dönemlerden birine de denk gelmediyseniz, fiyatta ‘anlaşabiliyorsunuz’. Genelde işletmeciler oldukça güleryüzlü ve yardımcı. ‘Evden bozma’ Ada halkının işlettiği yerlerde de muhattabınız,  mahalle teyzesi, amcası olduğundan genelde ödemeyi peşin alıyorlar, kapora isteseler de yattı, yatmadı takip etmeyebiliyor ve takibi size bırakabiliyorlar.  

Nereye Gidilir ? Ne Yapılır ?

Geldiniz, yerleştiniz, mevsim yaz. Bu durumda denize gitmeli. İlk gelişiniz ve arabayı tercih etmeyiniz demişken, öncelikle Merkez’den kalkan minibüslerle gidilebilecek Ayazma Plajı’ndan başlayayım. Merkez’den 10-15 dakika kadar sürüyor. Minibüsler her yarım saatte bir kalksalar da, yine feribotlar gibi yoğunluğa göre doldukça kalkabiliyorlar. Ayazma’ya gidenlerin tamamı Habbele Plajı’ndan da geçiyor. Yakın yerler olmasına rağmen aralarındaki en temel fark, Habbele’de yemek yiyebileceğiniz, bir şeyler alabileceğiniz bir işletme yok. Ayazma ise bu konuda zengin bile sayılabilir. Ayazma’da kumsalda kendi şemsiyeniz ve taşınabilir sandalyeniz ya da hasırınızla dilediğiniz yerde, bedava keyif sürebilmeniz mümkün. Şemsiye ve şezlong alayım derseniz, ‘parça başı’ 5 TL ödemek gerekiyor. Hava epey rüzgarlı olduğundan, gölgeye çok ihtiyaç duymadığınızı hissetseniz de akşamına aynada karşılaştığınız,  ‘yoğurt çağrısı yapan’ kırmızı vücudunuz size aksini iddia edebilecektir. 
                                                                              
Bozcaada’nın denizi özellikle bu plajların kumsal olması nedeniyle epey berrak ve hemen derinleşmiyor, denizin yeşil ve mavi tonları huzur veriyor. Tüm bu güzelliğin yanında denizi pek sıcak değil, yani Ağustos sonu bile 20-21oC’lar hakim suyun sıcaklığına. ‘Bodrum’un denizi sıcak kalır’ gibi açıklamaları sahilde sık sık duymanız mümkün. Elbette, ‘girene kadar, girince alışıyor insan’ açıklamaları ise tebessüm sebebi oluyor genelde.

Ayazma ve Habbele dışında, Ada’danın etrafında denize girilebilecek epey yer var. Haftasonları merkeze daha yakın olan Akvaryum’a da minibüsler kalkıyor, ancak şoförler bile yolcuları uyarıyor, “yanınıza her şeyinizi aldınız değil mi ?” diyerek, çünkü su bile bulmak mümkün değil diğer yerlerde. Bu nedenle de Akvaryum dışında kalan, Tuzburnu, Ayana, Çayır gibi diğer plajlara da donanımlı ve genelde kendi aracınızla gitmeniz gerekiyor.
Deniz dışında, Ada’nın olmazsa olmazı ‘güneş batırma’ aktivitesi, Ada’nın diğer bir ucunda, Batı Burnu’nda gerçekleşiyor. Bunun için de minibüsler oldukça organize olmuş durumda ve adeta turistik tur yapıyorlar. Merkezden güneşin batışına göre, 6-7 gibi minibüsler kalkıyor, bunlar Ada’nın güneyini kıyıdan dolaşarak, Batı Burnu’na kadar size Ada Turu yaptırıyorlar. Arada fotoğraf çekme molaları yanısıra Gülerada Reçelleri’nin Bağ Evi’nde durup, ‘güneşi küstürmemek’ için Şarap tadımı ve alımı yapıp, güneşi batırmaya hazırlıklı gidebiliyorsunuz. Bu molalarla beraber yaklaşık 1 saat sonra, adanın 17 Rüzgargülünün de bulunduğu Batı Burnu’nda yerinizi almış oluyorsunuz. Gün batımı sonrası aynı minibüslerle merkeze geri dönüyorsunuz. Bu turun kişi başı maliyeti 15 TL. Burada hiçbir tesis olmadığından, taşınabilir sandalyelerinizle keyif yapabileceğiniz gibi, üzerine oturmak için piknik örtülerinizi ve güneş batırma nevalelerinizi de almayı unutmamanız tavsiyemdir. Bununla beraber, Dolunay’da gün batımını deneyimlemeniz, tecrübeyle sabit bir başka tavsiyemdir ki, karşınızda güneş batarken, arkanızda Dolunay’ın yükselişine tanıklık etmek müthiş bir deneyim.


                                                                                     
Minibüse alternatif olarak, bazı Şarap üreticileri kendi Gün Batımı turunu kendileri düzenleyebiliyorlarmış. Tesadüfen şarap tadımında Çamlıbağ Şarapçılık’ta karşıma çıktı bu alternatif. Burada yapmanız gereken, kişi başı en az bir Çamlıbağ şarabı alıyor olmak. Sonrasında dilerseniz aldığınız şarabı minik ikramlarla size gün batımında sunuyorlar. Öncesinde ise ada turu yapmak yerine, kendi bağlarına götürüyorlar ve küçük bir bağ gezisine katılmış oluyorsunuz. İhmal edilmemesi gerekense, önceden rezervasyonunuzu yaptırmak. Şarap karşılığı ücretsiz bir etkinlik olduğundan ve kendi küçük romörkleriyle turu düzenlediklerinden yer hızla tükenebiliyor.





Ne Yenir ? Nerede Yenir ?

Burada da, ‘renkler, zevkler ve bütçeler tartışılmaz’ olmasına ve konaklama tesislerine rakip sayıda yeme-içme mekanı olmasına rağmen, biraz ‘reklam’ almadan duramayacağım. Öncelikle alternatif bol, mezeli & balıklı Ege sofralarının yanısıra, ‘ev yemeği’ sevdalılarına, ‘atıştırmalık’ sevenlere de sunulan bir çok şey var. Deniz tatiline gidildi mi, illa deniz kenarı bir yemek yenilecek diye düşünenlerdenseniz, aynen devam edebilirsiniz ancak Ada’lı hissetmek için buranın usulüne uygun sokak aralarını önermeyi vazife edinip, buradan devam edeceğim. Seçenek bol elbette, ben ancak 3 güne sığdırabildiklerimi paylaşabileceğim, benim Bozcaadam’dan. Balık, meze ve hizmeti ile gönlümüzü kazanan Battı Balık’ta mezelerinizi mönü kartından değil, görerek seçmeniz yemek öncesi göz doygunluğu sağlıyor. Bununla beraber, ölçüyü kaçırmanız olağan. Bu nedenle dikkat etmekte fayda var, ‘bir dahakine’ ile başlayan cümleler kurmanız sağlığınız için de daha iyi olacaktır. Fava’nın tarifini biz alamadık, laf arasında bir de siz deneyin, ulaşırsanız rica ediyorum bana da haber edin.
Sakin Meyhane ise ismine karşın enerji veren, renkli dekorasyonuyla tam bir bütünlük sunuyor konuklarına. ‘Arka bahçelerine’ geçmek için mekanın mutfağının içinden de geçildiğinden lezzetten önce, samimiyet ve hijyenden emin bir şekilde masaya oturuyorsunuz. Burada da Deniz Lokumu tavsiye listesinin üst sıralarında, mezeler ve ara sıcaklarla doymanız olasıdır. Bu nedenle seçimlerinizi kararında yapmanız yine önerilir, zira benim gibi tatlıya yer bırakmayı unutup, kendinizi merak içinde ve lezzetten mahrum hissedebilirsiniz.
Rum Mahallesinin ara sokaklarındaki bu iki alternatif mekanın lezzet karşılıklarına gelince, Battı Balık’ta balık dahil bir rakı sofrası kurdurursanız, adam başı ortalama 80-90 TL’ye gayet mutlu ve doymuş bir şekilde mekandan ayrılırsınız. Sakin’de ise balık alternatifi yemeklerin de oldukça güzel göründüğünü ekleyerek, biraz daha uygun bir adam başı karşılık verebileceğinizi eklemek isterim. Asmaaltı’na giderken bankamatikleri geçince karşınıza çıkan Adalı Aral Restoran ise, ete ve şaraba doyacağınız bir yer olarak önerilebilir. Gurme lezzetlerin yanısıra, kendi, Aral şaraplarını sundukları mekanda, tadım yaparak şarap siparişi verebiliyor ve sonrasında Şarap da satın alabiliyorsunuz. Lezzetlerine koydukları isimlerle ve genç servis elemanlarının anlatımıyla ağız sulandıran mönüden Pastrami ve Tuzda Antrekot öne çıkanlarımız oldu. Önden de bir şarküteri tabağı aldınız mı, değmeyin keyfinize. Ama en başta dediğim gibi, Ada’da saat yok, vakit çok, her lokmanın tadını çıkarın. Buradaki fiyatlar da İstanbul’da benzer bir yerde yiyeceğiniz aynı mönüye kıyasla oldukça uygun, şarabınızla birlikte ödeyeceğiniz rakam adam başı 60-70 TL civarında.

Restoranların dışında Çiçek Pastanesi’ne uğramadan dönmeyin zira muhakkak Damla Sakızlı Ada Kurabiyesi’nin kokusu yönünüzü Çiçek’e çevirecektir. Sabah kahvaltısı için de mekan oldukça doyurucu lezzetler sunuyor. Çınaraltı’nın karşısında Zeytinyağlı lezzetler sunan ‘esnaf lokantası’ tadındaki yerde Kabak Çiçeği dolması yiyin. Her daim İşkembe ve Kelle paça çorbası bulabileceğiniz bu ve yanında bir mekan daha var, görünce şaşırmayın. Şaraptan çok anlamasam da mümkün olduğunca tercihlerinizi Ada üzümlerinden yapın derim. Aklımda kalanlar, beyazda Vasilaki, kırmızı da Karalahna. Aynı şekilde, adalı teyzelerin, amcaların üzüm tezgahlarından ‘gün batımına’ ya da ‘plaja’ götürmek üzere üzüm seçkisi alın. Kahvaltılarınızda tatma imkanı bulabileceğiniz ada reçellerini ihmal etmeyin ve bence tatmadan ‘reklamlara’ kanıp almaya kalkmayın. Domates reçeli bana çok tatlı geldi, kara üzüme bayıldım. Aydoğan abi’nin mekanı Aydo’da ücretsiz internetin keyfini çıkarıp, bir çayını içmeden, tavlasını oynamadan gitmeyin derim. Karı-koca işletiyorlar mekanı ve bir iki gün üst üste otursanız, muhabbete dahil olmamak, kim kimdir anlamamak işten bile değil. Hayatınızın bir yerinde, Bostancı Yaşar Usta, Yeşilköy Hakiki Roma ya da Bodrum Bitez dondurması tattıysanız, Ada’da dondurma yemeyin. Onu da ait olduğu yerlere bırakın. 

Adaya Dair

Bozcaada, Yeşil bir ada, evet ilk intiba olarak, çorak görünse de, bağlarıyla zengin ve çevre konularında oldukça öncü sayılabilecek, değerli, korunan bir yer. Ada, doğal ve tarihi sit alanı. Bu nedenle kısa süreli ziyaretinizde bile ömrünüzü ve hatta sizden sonraların ömrünü uzatmanın alışkanlıklarını size edindiriyor. Adada 2011 yazından beri, naylon poşet kullanımı yasak. Alış-veriş yaparken kese kağıtları ya da kağıt torbalar kullanılıyor, ki aslında ideal olarak sizin file ya da bez torbanızla gezmeniz bekleniyor. Geri dönüşüm kutuları hemen her yerde karşınıza çıkıyor. Plajlı ‘otel’de kalmak gibi bir lüksünüz yok, kimse de istemiyor. Batı Burnu’nda bulunan 17 rüzgargülünden sadece birinin ürettiği elektrik enerjisi tüm Ada’ya yetiyor. Araba yerine, ada içinde ‘ yürümek’ ve toplu taşıma tavsiye ediliyor. Önümüzdeki sezon araçların iskelede otoparka bırakılması ve en azından merkezde yasaklanması söz konusu.
Ada merkezi küçük ve genelde ‘yaya’ların gidecekleri yerler çok benzer olduğundan, Ada’daki yüzlere aşina olmak çok kolay. Çoğu zaman sözsüz de olsa hoş bir samimiyet yaratılıyor, feribotta yanınızda oturan çift sizinle günbatımına gelebiliyor, yemekteki yan masa ertesi gün plajda karşı çaprazınızda olabiliyor.
Huzurlu, sakin bir ‘deniz’ tatili için müdavimi olunacak ve ömrünüze dair çok şey öğrenilecek bir yer Bozcaada. Saatleri, telefonları, tabletleri bırakıp, zamansız bir ‘ara’ vermek istersiniz diye... 

Not: Bu yazıya ek olarak, benim de çok faydalandığım, kolay ulaşılabilir bir Ada Rehberi, www.bozcaadarehberi.com a bakmanız da tavsiye olunur.